Transilvanya: Trenle Drakula'nın Peşinde

Transilvanya, özellikle Bram Stoker’in “Drakula” romanı sayesinde, korku dolu karakterlerin ve vampirlerin kol gezdiği esrarengiz bir bölge olarak akıllarımıza kazındı. Ancak “gerçek” Transilvanya’nın, puslu ormanlarında vampirlerin, karanlık şatolarındaysa Drakulaların ve Frankeştaynların dolaştığı fantastik korku imparatorluğu ile uzaktan yakından ilgisi yok. Transilvanya’da yapılacak bir tren yolculuğuyla, bölgenin az bilinen tarihi ve kültürel zenginliğini, göz kamaştırıcı doğal güzelliklerini görmek mümkün.

Braşov: Romanya’nın Salzburg’u

Sıcak bir Haziran günü… Bükreş’in Gare du Nord’undayım. Şehrin karmaşasından ve griliğinden uzaklaşmak, Transilvanya’ya doğru yol almak için sabırsızlanıyorum. Derken, trenimiz hareket ediyor. Önce Bükreş’in estetikten yoksun betonarme binalarından ve sosyalist dönemden kalma son fabrikalarının arasından yol alıyoruz. Sonra da bizim ‘Eflak’ dediğimiz, Batılıların ise ‘Wallachia’ dedikleri düz coğrafyadan geçiyoruz. Trenimiz, kalkışından yaklaşık bir saat sonra endüstri şehri Ploieşti’ye ulaştığımızda uzaklarda karlı zirveleri ve sık kaplı ormanlarıyla Karpat Dağları beliriyor. Transilvanya’nın kelime anlamı “ormanların arkasındaki ülke” olduğuna göre bölge ileride boydan boya uzanan sıradağların ötesinde olmalı diye düşünüyorum. Ploieşti’de kısa bir molanın ardından trenimiz yaklaşık bir saat daha yol alıyor. Uçsuz bucaksız Eflâk ovaları sona eriyor. Bu sefer sisli dağ yamaçlarını takip ediyor, kara ormanların içine girip çıkıyor, tünellerden ve köprülerden geçiyoruz. Ve birden yeşil vadiler arasında Braşov çıkıyor karşıma.

Braşov_Transilvanya

Karpat Dağları’nın arasına konuşlanmış Braşov, Transilvanya’daki ilk durağım. Yeşil ve turuncunun kenti burası adeta… Turuncu kiremitler kentin üzerini tente gibi kaplıyor; onları da yeşilin her tonunu barındıran ormanlar çevreliyor. Eski şehrin karakteristik mimari ve tarihi dokusu tamamen korunmuş. Braşov’u seyretmek ve fotoğraflamak için en güzel yer ise kentin sırtını yasladığı Tampa Dağı. Buraya yürüyerek 45 dakikada çıkılabiliyor. Ancak ben de birçok kişi gibi kolay yolu seçiyorum ve kent merkezinden kalkan teleferikle 10 dakikada çıkıyorum. Braşov, soğuktan korunmak için Karpatlar’ın en kuytu yerine sokulmuş bir şehircik gibi…

Yukarıdan bakıldığında en göze çarpan yapı, dev mimarisiyle Siyah Kilise (Biserica Neagră). 14. yüzyıl sonlarında yapımına başlanan kilisenin inşası yüz yıl sürmüş. 1689 yılındaki Habsburg istilası sırasında kısmen yanan kiliseye bu yüzden Siyah Kilise adı konulmuş. Viyana ve İstanbul arasındaki en büyük Gotik kilise olduğu söylenen Siyah Kilise’nin 89 metrelik çan kulesini Braşov’un her yerinden görmek mümkün. Braşov’da Balkanlar’ın büyük kilisesini gördükten sonra bu sefer de Romanya’nın en küçük sokağını görmek için tekrar tarihi kent merkezine iniyorum. 83 metre uzunluğundaki Strada Sforii’nin en geniş yeri sadece 135 cm. Yani, iki kolumu açarak yürümem bile mümkün değil.

Etrafındaki karlı zirveleri ve kış sporları merkezleriyle, “Romanya’nın Salzburg’u” da denilen Braşov’a gelen her ziyaretçinin uğradığı Bran Şatosu’nu görmek üzere yola çıkıyorum. 14. yüzyıl sonlarında Macarlar tarafından inşa edilen şato, uzun yıllar Eflâk’tan Transilvanya’ya geçişte gümrük kontrol noktası olarak kullanılmış. Tam Eflâk-Transilvanya sınırındaki bir dağ geçidinde bulunan, efsanelere konu olmuş bu şato, bugün de ziyaretçilerin Transilvanya’ya adım attıklarının habercisi adeta… 1920’den komünist rejimin ilan edildiği 1948’e kadar Romanya Kralı’nın konutu olan şato, yakınlardaki Peleş, Poenari ve Hunyad Şatoları ile beraber Drakula’nın yaşadığı mekânlar olarak turistlere pazarlanıyor.

Segeşvar_Transilvanya 

Segeşvar’da Ortaçağ’a Yolculuk

Braşov’da geceledikten sonra güneşli bir sabaha uyanıyor ve Sighişoara’ya, ya da Türkçe’de bilinen adıyla Segeşvar’a, doğru yola çıkıyorum. Braşov’dan kalkan trenimiz tarlaların arasından geçerek, irili ufaklı köylerde durarak yaklaşık iki buçuk saat sonra büyüleyici güzellikteki Segeşvar’a ulaşıyor. Tarnava Mare Nehri’nin karşısındaki yamaca kurulmuş küçücük bir şehir burası. Segeşvar küçük olmasına küçük, ancak tarih boyunca her zaman önemli olmuş Meşhur Eflak Presi Vlad Tepeş, ya da bilinen adıyla “Kazıklı Voyvoda” 1431 yılında burada doğmuş. Bir diğer önemli şahsiyet, George Rakoş, 1631’de burada Macar Krallığı tacını takmış.

Segeşvar’ın silüetinde en göze çarpan, 12. yüzyıldan kalma kale. Segeşvar Kalesi, ortaçağda bu bölgede yaşan Saksonlar tarafından inşa edilmiş. Avrupa’da en iyi korunmuş kalelerden birisi burası. UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde yer alan kale içerisinde her yıl Temmuz ayında bir Ortaçağ Festivali düzenleniyor. Segeşvar Kalesi’ne, Arnavut kaldırımlı dar sokaklardan çıkıyorum. Her an köşe başından bir şövalye ile karşılaşacak, başımın üzerinde yükselen 64 metrelik saat kulesinden de bir gözcü ile selamlaşacak gibi hissediyorum. Tarih Segeşvar’da donmuş kalmış sanki… Parke taşlı sokakları ve duvarlarında kılıç izleri bulunan evleri yüzlerce yıldır değişikliğe uğramamış. Her Segeşvar ziyaretçisi gibi benim de gözlerim Vlad Dracul’un oturduğu evi arıyor. 1431-1435 arasında Muntenya Prensi olan Dracul’un evi, merdivenlerin sonunda yer alan kalenin içerisinde. Burası, Dracul’un kötülüğüyle nam salmış oğlu Kazıklı Voyvoda’nın da doğduğu ev aynı zamanda.

Segeşvar_Transilvanya_3

Segeşvar’ı geride bırakıyor ve Transilvanya’nın Sakson bölgesinden Macar bölgesine doğru otobüsle ilerliyorum. 55 kilometrelik dönemeçli yol dağlar, tepeler ve çayırlar arasından kıvrılarak Targu Mureş kentine ulaşıyor. Uzun yıllar Habsburg İmparatorluğu’nun hâkimiyetinde kalan Targu Mureş’i süsleyen belli başlı yapılar da bu dönemden kalma. Targu Mureş’teki tarihi yapıların en göze çarpanı Kültür Sarayı. Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde yapılan binada Aynalı Salon adı verilen uzun salon özellikle görülmeye değer.

Targu Mureş’te bugün Macarca ve Romence konuşan nüfus eşit oranda. Bundan yüz yıl önce Macarlar nüfusun yüzde 90’ını oluşturuyormuş. Romanya’daki Macar nüfusun bugün yüzde 6-7 oranında olduğunu göz önüne alırsak Targu Mureş, Romanya Macarları için önemli bir merkez. Her ne kadar Macarca konuşan halk azınlık statüsünde olsa da Macarca tiyatrolar, radyolar, gazeteler, dergiler, tabelalar şehrin dört bir yanında dikkatimi çekiyor.

Dacia’nın Kalbi: Cluj-Napoca

Targu Mureş’te geceledikten sonra ertesi günkü durağım olan Cluj-Napoca’ya gitmek üzere harekete geçiyorum. Paul Theraux bir kitabında tren yolculukları için “tekerlekler üzerinde dünya” ifadesini kullanır. Trenimiz, Targu Mureş’ten Cluj-Napoca’ya doğru yol alırken Transilvanya’nın yeşillikler içindeki doğasına, yamaçlara serpilmiş küçük Romen köylerini seyredip Theraux’yu bir kez daha selamlıyorum. Targu Mureş’ten Cluj-Napoca’ya olan yolculuk yaklaşık iki saat sürüyor. Budapeşte ile Bükreş’e eşit mesafede olan Cluj-Napoca Transilvanya’nın en büyük kenti ve başkenti. Dacia Bölgesi’nin de merkezi… Nüfusu 300 binin biraz üzerinde.

Cluj_Transilvanya

Bir Transilvanya yolculuğunda mutlaka uğranılması hatta birkaç gün kalınması gereken bir şehir olan Cluj’daki akademilerden ve üniversitelerden çok sayıda din adamı, fizikçi, botanik bilimci, filolog, mühendis ve sanatçı yetişmiş. Böyle zengin bir tarihi ve kültürel mirası taşıyan Cluj günümüzde de Romanya’nın en canlı, en kozmopolit kentlerinden birisi. Sokaklarda Romence’nin yanı sıra Macarca ve Romanca (Çingene dili) işitiyorum. Romanya’nın diğer kentlerinin aksine, şehrin her yerinde kendini hissettiren, kafeleri ve barları dolduran gençler İngilizce’yi (hatta bazıları Fransızca ve Almanca’yı) çok iyi konuşuyorlar. Özellikle yaz aylarında, kültürel etkinliklerin ardı arkası kesilmiyor. Bunlardan en ünlüsü 2001’den itibaren her sene düzenlenen Transilvanya Uluslararası Film Festivali.

Cluj’da en göze çarpan yapı, tarihi kent merkezinin tam ortasında yer alan St. Michael’s kilisesi ve onun önünde yükselen Macar Kralı Matthias Korvinus’un devasa büstü. Kilisenin gotik mimarisi Transilvanya’daki en iyi örneklerden. Kilisenin çevresinde yer alan, Teleki ve Banfy sarayları, Fransizkan Manastırı, dünyadaki ilk Üniteryen Kilisesi, Piarist kiliseleri ve bugün Görsel Sanatlar Akademisi olan, Korvinus’un evi bir Cluj ziyaretinde atlanmaması gereken yerler. Bunların dışında Cluj’da çok sayıda müze, kilise, tiyatro ve opera binası bulunuyor.

Transilvanya’nın Saksonyası’na Doğru…

Cluj’dan hevesim kursağımda ayrılıyorum, çünkü bir gün yetmiyor bu güzel Transilvanya başkentine… Yolculuğumun son durağı olan Sibiu’ya doğru yola çıkıyorum. Sibiu, yıldızı son on yıl içerisinde parlayan ve günümüzde Romanya’nın en fazla turist çeken şehirlerinden birisi. 2007’de “Avrupa Kültür Başkenti” unvanını almış olan Sibiu için “Romanya’nın turizm ve kültür başkenti” demek yanlış olmaz. Tamamen yenilenmiş eski kent merkezinde, yürüyerek tarihin kokusunu hissediyorum. Dar sokaklarında rastladığım sergiler, tiyatrolar, konserler Sibiu’nun zenginliğinin kanıtı… Huzurlu ve sakin ortamıyla Sibiu, başkent Bükreş’in kaotik görüntüsüne tamamen tezat.

Segeşvar_Transilvanya-001

Sibiu’yu birkaç satırla özetle deseler “açık hava müzesi” derdim. Bu müzeyi, Sibiu Kalesi, Eski Belediye Sarayı, 700 yıldır ayakta duran Konsey Kulesi, Transilvanya’daki Barok mimarinin en güzel örneklerinden Brukenthal Sarayı, büyüleyici mozaikleriyle Ortodoks Kilisesi ve Metropoliten Katedrali süslüyor. Yüzlerce yıllık tarih birkaç kilometrekarelik alana sığmış adeta… Ve bu romantik şehirden kimler gelip geçmemiş ki… Halen ayakta duran Roman Emperors Oteli’nde Franz Lizst’ten Johannes Brahms’a müzisyenler, sanatçılar ve devlet adamları konaklamış. Mucit Konrad Haas ile Erasmus’un arkadaşı olan din adamı Nikolaus Olahus 16. yüzyılda burada yaşamışlar. Sibiu bu entelektüel mirası günümüzde de taşıyor. Gelir ve eğitim düzeyi Romanya ortalamasının çok üzerinde. Bir zamanlar Transilvanya Saksonları’nın başkenti olan şehirde Almanca konuşan nüfus birkaç yüz kişiyi geçmiyor.

Transilvanya yolculuğumu Sibiu’da noktalıyorum. Sakson köyleri Biertan ve Valea Viilor’u, Romanya Macarları’nın başkenti Temeşvar’ı, dillere destan Fağaraş Dağları’nı bir sonraki geziye saklıyorum.

DRAKULA EFSANESİ

15. yüzyılda yaşamış olan Eflak Prensi Vlad Tepeş’in Drakula olarak bilinmesi İngiliz-İrlandalı romancı Bram Stoker’in 1897’de kaleme aldığı Drakula romanı sayesinde oldu. Stoker’in yarattığı hayal ürünü kahramanın ünü ‘gerçek’ Drakula’yı aştı bile…

Gerçek Drakula Vlad Tepeş, 1431’de Segeşvar’da doğdu. Vlad Tepeş’in babası olan III. Vlad, ‘Vlad Drakul’ olarak biliniyordu ve adındaki ‘drakul’ lakabı Latince ‘dragon’ kelimesinden geliyordu. Vlad Tepeş, Eflak ülkesini 1448, 1456-1462 ve 1476’da, yani tam da Osmanlılar’ın Balkanlar’a ilerlediği yıllarda yönetti. Çocukluğu Türk zindanlarında geçen ve iddialara göre tecavüze maruz kalan Vlad Tepeş, zaman içerisinde bir caniye dönüşmüştü. Öyle ki, ülkesine ihanet edenleri ve Türklere boyun eğenleri yakalatıp onları öldürttüğü söylenir. Vlad Tepeş kurbanlarını öldürmek için kaynar suda haşlamaktan tutun kazığa geçirmeye kadar seçtiği yollarla nam salmıştı. Ancak kanlarını emdiği gerçek değil. Peki, Vlad Tepeş, drakula ve vampir nasıl bir araya geldi?

-dracula-after-dark-

Bram Stoker’in Drakula romanını ilk olarak Ölümsüz adıyla yazmış ve mekân olarak da Avusturya’yı belirlemişti. Ancak, yazdığı romanın, Sheridan le Fanu’nun Camilla romanıyla benzer olduğu eleştirilerinin ardından Stoker romanın hem başlığını hem de hikâyenin yaşandığı coğrafyayı değiştirdi. Stoker’in romandaki hayali Borga Geçidi’ndeki şatoyu, Aberdeenshire’daki Cruden Bay Şatosu’ndan esinlenerek kurguladığı söylenir. Vlad Tepeş 1476’da, Stoker ise 1912’de öldü. Ancak drakula efsanesi hiç yok olmadı. Sinemacılar, Murnau’nun 1922 tarihli sessiz Nosferatu filminden başlayarak drakula karakterinin canlandırıldığı 200’den fazla film ürettiler. Dünyanın dört bir yanında drakula dernekleri ve birlikleri kuruldu. Bunlardan birisi olan Transilvanya Drakula Cemiyeti geleneği devam ettiriyor ve drakula temalı turistik turlar düzenliyor.

One thought on “Transilvanya: Trenle Drakula'nın Peşinde”

  1. kafamda hep hırsızlıkları , turistleri rahatsız edişleri olduğu için gitmeye çekindiğim bu ülkeyi merak ettim doğrusu .Yeni bir rotam oldu sayenizde🙂 sağolun .

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s